Sat11182017

Last update05:30:48 AM GMT

Back Ana Sayfa Gündem Başka Dergi Edebiyat 5 (Vakıf Yazıları-2)

5 (Vakıf Yazıları-2)

  • PDF
Tansel Kaya

Kadehim elimde, epeyce kendime bulanmış oturuyordum. Barmen dostuma en yakın sandalyeyi seçmiştim. Olabildiğince tutkulu ve hiç vakit kaybetmeden sarhoş olmaya çabalıyor, bunu da iyi beceriyordum sanki. İngiliz kılıklı bu bara hergün gelir, meteliksiz kalana kadar içer ve buraya ait olduğumu her defasında daha fazla hissederdim. Yalnızca tuvalete gitmek için sandalyemi terketmiş, notlarımdan saatlerce kafamı kaldırmamıştım. Yazdıklarım samimiyetsiz görünmeye başladıyıp, telaşlı kalabalığın gürültüsü beynimde katlanılmaz hale geldiğinde, satırlarla aramdaki yersiz çekişmeyi bir kenara bırakıp çevrelendiğim şöleni izlemeye koyuldum.



Bu şölen için hergün yeni maskeler dağıtılır, her müridi birkaç kadehten sonra yeni kimlik kırıntısına alışır, kendine en uygun değeri biçerdi. Kimisi fahişe kimisi çapkın, biri aşıkken diğeri avare olurdu. Açıkcası kalabalığın telaşını izlemeyi sever, kendimden parçalar bulur ve dağıtılan her maskeden kendime bir pay çıkarırdım. Bu şölenin en esaslı soytarısı hep ben olurdum.

Kadehimden ağız dolusu bir yudum alıp, masalarında nedensizce ve ağır ağır gözgezdirdim. Bir an sahipsiz göründüler. Oysa ki, zaman zaman efendileri olmuş, her masada bambaşka trajedileri yaşamıştım. Tozlu, yıpranmış ve lekeliydiler. Görebildiğim heryerinde tükettiğim aşklar, ucuz baştan çıkartmalar, deliliğe adım adım yaklaştığım sarhoş anlar vardı. Kimbilir, arkamı döner dönmez kimlerin elleri kimlerin bacak aralarında gezinmiş, sıradanmış gibi görünen bakışlarda olası düzüşmelerin kapıları aralanmıştı. Artık bu duruma alışmıştım. Umrumda da değildi zaten. Öyle kurnaz aldatmalara şahit olmuş, öyle incelikli hamleler görmüştüm ki, şaşıramaz bir hale gelmiştim. Öyle ki, geçen günlerde şantaj yaparak kendini düzdürmeyi denemiş bir kadın bile tanıma şansına erişmiştim. Soluk alış; ne yersiz bir meydan okuma.

Sesini duyamasam da parlaklığı dikkatimi çeken telefonumun ekranında tanımadığım bir numaranın epeydir bana ulaşmaya çalıştığını farkettim. Barın en sessiz kuytusuna yollanıp, gelen çağrıyı cevapladım.

“Nasıl gidiyor adi herif?”

Bu sesi tanıyordum. Epey zaman önce, önceliklerimi tek bir kadına indirgemediğim, ucuz ve sıradan dokunuşlara katlanabildiğim yıllarda defalarca kulağımda inlemişti sesi. Otuzlu yaşların başında, doyumsuz, her merhabasında varolduğunu kendine ispatlamaya çalışan, yalnızlığı ile yüzleşemediği için denk geldiği her erkeğe aşık olduğuna inanan, aslında çok kırgın ve güvensiz bir kadındı. İnsan onunla sırf acıdığı için bile yatabilirdi. Oysa ki, epeyce güzel, terkedilmekten korktuğu için kariyer hamlesini yatak odası sanatlarında yapmış ve devamlı konuşmasa epeyce etkileyici olabilecek biriydi. Kısa boylu olmasına rağmen, dolgun bir vucudu, devamlı teşhir ettiği ipek gibi bacakları vardı. O dokunduğu erkeğin hakkını veren kadınlardandı.

Fakat çok konuşur, çok şey isterdi. Sesine katlanabilmek için buluşmalardan önce, her defasında mutlaka sarhoş olur, yanındayken ağzımı olabildiğince az açmaya özen gösterirdim. O kadar çok ‘seni seviyorum,’ mırıltısı duymuştum ki, ilerleyen yıllarda bunu duymaktan iğrenir olmuştum. Oysa ki, ben birkaç kadında kendimi kaybetmiş, yalnızca birine bu sözleri söyleyecek kadar önemvermiştim.

Belli ki, yeni tanıştığı adamlarla muhtaç olduğu dramları yeterince yaratamayıp, yatak odası doyumsuzluklarını takınıp, ona karşı en ilgisiz olan kişiyle şansını yeniden denemeye karar vermişti. Kendimi, onun bu zayıf halini tadamayacak kadar yorgun ve bambaşka bir şiire ait hissediyordum.

‘Bilmem, siktir olup gidiyor işte. Sende denemek istermisin?’ demek üzere açtığım ağzımdan anca, “iyi de sana ne bundan,” çıkabilmişti.

Böyle bir tepkiyle nasıl başa çıkabileceğini bilmez bir halde bir süre suskun kaldıktan sonra, “Nefret ediyorum senden,” diyerek telefonu kapadı.

Şu sıralar, bu sözü epeyce duymuş, benden nefret etmeyi seçen birkaç kadın daha tanımıştım. Bir bakıma nefret edilmeyi de seviyordum. Yakıştırıyordum kendime. Biri sizden nefret ettiğinde, belki de ilk defa size karşı dürüst davranmış oluyordu. Nefrette pazarlık olmazdı. Sevgi sözcükleri, o anın gerekliliğiyle kolaylıkla yalanlara dönüşebilirdi. “Yalnızca seni seviyor ve bir seni istiyorum,” sözlerini duyduğu ilk anda kaçmalıydı erkek, hem de arkasına dahi bakmaksınız. Kendini bu yalana öyle kolay inandırabilirdi ki, geriye kendi eliyle kendini asmak dışında hiçbir gerçek bırakmazdı. Bu durumdan sevişmeler bile payını alır, yalan inlemelerde bambaşka bedenler düşlenir, son anın sarılışlarında, dudaklara samimiyetsiz öpücükler kondurulurdu. Oysa ki nefret; en gerçek, en benim olandı.

Yıllar önce ki bir tartışmamız aklıma gelmiş, bir anda dudaklarıma ince bir gülümseme yerleşmişti. Ona karşı olan ilgisizliğim, her türlü cinsel çabasına rağmen umursanmayışı üzerine; ben bir dostumla, azizim dediğim kardeşimle hararetli bir tartışmaya boğulmuşken, “seni aldatıcam adi herif, hemde ilk fırsatta,” demişti.

Hiç beklemeden, “Fıstık ezmesine bulanıp, oniki kişiyle aynı anda sevişebilirsin,” demiştim. “Umurumda bile değil…” Sanırım bana aşık olduğuna inandığı ilk an, tam da o andı.

Sandalyeme doğru yönelip, telefonumu masaya bıraktıktan sonra etrafa bakınmaya devam ettim. Kalabalığın tam orta yerinde, kendine adanmış bambaşka biri gözüme takıldı. Yalnızdı, bununla başedebiliyor belki de seviyordu. Sanki onu izlediğimi hissetmiş gibi gözlerini bir anda şarap kadehinden kaldırıp, bana kaçamak bir bakış attı. Gözlerimi bakışlarından kaçırmıyordum. Öyle içten geliyordu ki duruşu onu merak ediyordum. Etrafını yapışkan ruhlarla, ilgi orjileriyle doldurmayan, yalnızlıklarının cevabını kendi başına arayabilen kadınlar bulmak öyle zordu ki, bir tanesiyle karşılaştığımda, anlara can simidine sarılır gibi sarılıyordum.

Kızıl ve kısa saçları, bir ölünün tenini andıran beyaz ve parlak teni bakanı bir defa daha bakmaya, gördüğünden memnun olmaya zorluyordu. İnce yüzünün her kıvrımında heykellere özgü bir duruluk vardı. Renkli gözleri aldatıcı bulur, mümkün olduğunca bakmamaya çalışırdım. Oysa ki, onun mavi gözleri henüz anlamlandıramadığım bir masumiyete hakimdi. Onu yıllardır görüyordum. Olanca umursamazlığıma rağmen defalarca tanıştırılmıştım. Adını kendi adımı bildiğim kadar iyi biliyordum. Yine de, ilk defa bu kadar maskesiz çıkmıştı karşıma.

Onunla sevişmek değildi derdim, ne kadar derinlerde, kendi diplerine ne denli bulanabildiğini merak ediyordum. Bir bakıma benzer yerleri görmüş olmalıydık. Kadehimi yüklenip, o çabamı seyrederken, ona doğru yürümeye koyuldum. Yanına vardığımda, bana pek de meraklı olmayan bakışlar yönlendirmişti.

“Mutsuzsun,” diyebildim, içkimi masasına uzatırken.

“Biraz,” dedi. “Otursana.”

Masaya hafifçe çarptıktan sonra, damarlarımda dolanan sıvı cesaretin baş döndürücü etkisini, bir türlü sığışamadığım sandalyeyle boğuşurken hissedebildim. Bakışlarımı ona çevirdiğimde gülümsüyordu. Sanırım acemi ayyaşlara özgü sendeler hallerim biraz da olsa ilgisini çekmişti.

“Ne var, ne yok?” dedi.

“Çürüyorum ya sen?”

“Hiç işte, sıradan şeyler,” diye mırıldandı dudaklarında ince bir tebessümle. “Daha önce benimle hiç konuşmamıştın.”

“Daha önce bu kadar yalnız da hissetmemiştim.” Bu bir yalandı.

Düşüceli bir hal takınıp, bir süre sonra,”neden yalnız hissediyorsun?” dedi.

“Az önce biri benden nefret ettiğini söyledi.”

“Ben senden nefret etmiyorum.”

“Henüz,” dedim kadehime davranırken, “Yine de bu iyi bir başlangıç…”

 

5 (Vakıf Yazıları-2)

Baska Dergi Site Haritası

Günlük Gazeteler

  • Hürriyet
  • Milliyet
  • Sabah
  • Akşam  
  • Cumhuriyet
  • Posta
  • Radikal
  • Zaman
  • Haber Türk
  • Vatan

Sağlık

Düşünce

Seyahat

Kültür Sanat

Spor